Ana içeriğe atla

Cehaletin farkında olmak ( Bölüm 4 )

Değerli dostlar,

Son yazıma devam ediyorum. Bu Avrupalı “keşfet-fethet” seferleri bizim için o kadar alışıldık ki, zamanında ne kadar olağandışı olduklarını kavramakta zorlanıyoruz. Bu seferlerden önce hiç buna benzer bir şey olmamıştı, uzun süreli seferler ve fetihler doğal değildi. Tarih boyunca çoğu insan toplumu, yerel çatışmalarla ve savaşlarla o kadar meşguldü ki, uzak diyarları keşfetmek ve fethetmek gibi bir amaçları olmamıştı. Çoğu büyük imparatorluk, hakimiyetini en yakınlarındaki bölgelerin biraz ötesine taşıyabildi. Uzak bölgeleri fethedebildiler çünkü komşu oldukları alanlar gittikçe genişliyordu. Bu şekilde Romalılar Roma’yı korumak için Etruria’yı fethettiler (MÖ 350-300). Daha sonra Etruria’yı korumak için Po Vadisi’ni (MÖ 200), sonra da Po Vadisi’ni korumak için Provence bölgesini (MÖ 120), Provence’ı korumak için Galya’yı (MÖ 50) ve Galya’yı korumak için Britanya’yı işgal ettiler (MS 50); böylece Roma’dan Londra’ya gitmeleri dört yüz yıl sürdü. MÖ 350’de hiçbir Romalı Britanya’ya yelken açıp fethetmeyi aklının ucundan bile geçirmezdi.

Pek çok akademisyen, Çin’deki Ming hanedanının amirali Zheng He’nin seferlerinin, Avrupalıların keşiflerini gölgede bıraktığı konusunda hemfikirdir. 1405’le 1433 arasında, Zheng yedi devasa armada ile Çin’den Hint Okyanusu’nun uzak köşelerine kadar seferler gerçekleştirdi. Bu seferlerin en büyüğü, 300 gemi ve 30 bin mürettebattan oluşuyordu.96 Endonezya, Sri Lanka, Hindistan, Basra Körfezi, Kızıl Deniz ve Doğu Afrika’ya gittiler; Çin gemileri Hicaz bölgesinin ana limanı Cidde’de ve Kenya kıyısındaki Malindi’de demirledi. Kolomb’un 1492’deki filosu (120 denizcinin olduğu üç küçük gemiden oluşuyordu) Zheng He’nin ejderhalarının yanında üç sivrisinek tanesi gibi kalırdı.

 Ancak aralarında önemli bir fark vardı. Zheng He okyanusları keşfederek Çin yanlısı yöneticilerle irtibat kurdu ama ziyaret ettiği ülkeleri fethetmeye veya kolonileştirmeye çalışmadı. Dahası, Zheng He’nin seferleri Çin politikasına veya kültürüne dayanmıyordu. 1430’larda Pekin’de yönetim değiştiğinde, yeni yöneticiler bu seferleri aniden durdurdular. Büyük filo dağıtıldı ve çok önemli teknik ve coğrafi bilgiler yok edildi, bir daha da bu imkanlara sahip hiçbir kaşif Çin limanlarından sefere koyulmadı. Sonraki yüzyıllarda Çinli yöneticiler, tıpkı daha önceki yüzyıllardaki yöneticiler gibi kendi ilgilerini ve hırslarını Orta Krallık’ın yakın çevresine yoğunlaştırdılar.

Zheng He’nin seferleri, Avrupa’nın diğer bölgelere kıyasla teknolojik bir üstünlüğü olmadığını kanıtlıyor. Avrupalıları sıradışı yapan şey keşfetmek ve fethetmek konusunda benzeri görülmemiş doyumsuz hırslarıydı. Aynı beceriye sahip olsalar da, Romalılar hiçbir zaman Hindistan’ı veya İskandinavya’yı, Persler Madagaskar’ı veya İspanya’yı, Çinliler de Endonezya’yı veya Afrika’yı fethetmeye yeltenmemişlerdi. Çoğu Çinli yönetici burunlarının dibindeki Japonya’yı bile kendi hâline bırakmıştı, bu da son derece normaldi. Tuhaflık erken modern çağdaki Avrupalıların yabancı kültürlerle dolu uzak topraklara yelken açıp karaya ayak bastıklarında, “Bu topraklara kralım adına el koyuyorum!” demek gibi bir hastalığa tutulmuş, olmalarındaydı.

Sınırlı görüşleri yüzünden büyük bedel ödeyenler sadece Amerika’daki yerli halklar değildi. Asya’nın büyük imparatorlukları (Osmanlı, Safevi, Babür ve Çin) Avrupalıların büyük bir keşif yaptığını hemen duymuşlardı ama buna hiç ilgi göstermediler. Dünyanın Asya etrafında döndüğüne inanmaya devam ettiler ve Avrupalılarla, Amerika’nın veya Atlantik’le Pasifik’teki yeni deniz yollarının kontrolü için rekabet etmeye girişmediler. İskoçya ve Danimarka gibi küçük Avrupa krallıkları bile Amerika’ya keşif ve fetih seferleri düzenlerken, İslam dünyasından, Hindistan’dan ya da Çin’den Amerika’ya ne keşif ne de fetih için hiçbir sefer yapılmadı. Amerika’ya askeri sefer gönderen ilk Avrupalı olmayan güç Japonya’ydı. Bu da Haziran 1942’de gerçekleşti ve bir Japon filosu Alaska kıyılarındaki iki küçük ada olan Kiska ve Attu’yu işgal ederek 10 ABD askerini ve bir köpeği tutsak etti. Japonlar bundan sonra anakaraya daha fazla yaklaşamadılar.

Osmanlıların veya Çinlilerin çok uzakta olduğunu veya gerekli teknolojik, ekonomik veya askeri araçlara sahip olmadıklarını öne sürmek doğru değildir. Zheng He’yi 1420’lerde Çin’den Doğu Afrika’ya gönderen kaynaklar, Amerika’ya gitmesi için yeter de artardı bile ama Çinliler bununla ilgilenmiyorlardı. Amerika’yı gösteren ilk Çin yapımı dünya haritası ancak 1602’de yapılmıştı, o da bir Avrupalı misyoner tarafından! Tam üç yüz yıl boyunca Avrupalılar Amerika, Okyanusya, Atlantik Okyanusu ve Pasifik Okyanusu’nda tartışmasız bir üstünlük kurdular; bu bölgelerdeki kayda değer çatışmalar da ancak farklı Avrupa güçleri arasındaydı. Avrupalılar tarafından ele geçirilmiş kaynaklar ve zenginlik, en sonunda AvrupalIların Asya’yı da işgal edip imparatorlukları yok ederek aralarında bölüşmelerini sağladı. Osmanlılar, İranlılar, Hintliler ve Çinliler durumu fark edip gelişmelere dikkat etmeye başladıklarında artık çok geçti.

Emperyalizmin yükselişi işte böyle başlar,

İyi haftalar diliyorum,

Saygılarımla,

Ufuk Saygın

AQUA Danışmanlık

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Son akşam yemeği Bölüm 1

Değerli dostlar, En son yazımda, Leonardo Da Vinci ile ilgili yazmıştım. Bugün de yine Leonardo ile ilgili yazacağım ancak bu sefer konu bir eseri olacak. Son akşam yemeği eserini duymuşsunuzdur. Aslında bir önceki bloğumda yazdığım gibi sanat eserleri niteliğindeki resimler bende çok fark yaratmıyordu. Leonardo’nun biyografisini okuyunca, biraz daha bilgi kazandığımı düşünüyorum. En azından resimde nerelere bakacağımı daha iyi biliyorum artık. Son akşam yemeği resmini ben daha önceden bir tablo gibi düşünmüştüm Oysa ki, resim bir duvara çizilmiş, evet yanlış duymadınız. Resim Milano’daki Santa Maria Delle Grazie kilisesinin duvarına çizilmiş. Leonardo tüm resimlerinde insanların duygularını ve ruh hallerini resimlerine yansıtmaya çalışmış, hem de ne yansıtma. Resimlerinde daha çok hareketli anları çizmiş ve o hareket hallerinde insan vücudunun aldığı formu incelemiş ve en doğru şekilde resmetmeye çalışmış. Son akşam yemeği’ni de incelerseniz, tablonun hem hareketli insan figürleri...

Kuantum bilgisayarlar

Değerli dostlar, Bugün kuantum bilgisayarlar hakkında yazı yazacağım. Kuantum bilgisayarlar bilgisayar dünyasında bir devrim niteliğindedir. Moore yasasının artık sınırına gelmiş durumdayız. Daha hızlı bilgisayarlar için farklı metotlar denememiz gerekiyor. Şu an için bilim insanları kuantum teknolojisi ile hesaplama yapmaya çalışmaktadır. Kuantum dünyası apayrı bir dünya, yazılarımda bahsettiğim gibi, akıl ile anlaşılabilecek durumun ötesindedir. Bugünkü, bilgisayarlar bit dediğimiz, 0 ve 1 lerden oluşan ikili sistemi kullanarak hesaplama yaparlar. Kuantum dünyasında durum farklıdır. Herhangi bir andaki olasılık, olabilecek tüm durumların toplamı kadardır. Yani, büyük bir nesne ile anlatmak istersek, bir kedinin hem ölü, hemde canlı olduğu olasılığını düşünün. Kuantum dünyasında bu olabilir. Dolayısıyla, 0 veya 1 in gerçekleşme durumu, her ikisinin olma olasılığının toplamı kadardır. Kuantum bilgisayarlar, hala emekleme aşamasındadır. Kuantum bilgisayarlarındaki en büyük...

Şirketlerin Sürdürülebilirliği ve Kurumsal İtibarda Kurumsal Yönetimin Etkisi

  Değerli dostlar, İşlerimin yoğunluğu sebebiyle, uzun zamandır yazamıyordum. Bugün güzel bir konu ile tekrar yazmaya başlayayım. Geçen hafta üyesi bulunduğum TKYD’nin “Şirketlerin Sürdürülebilirliği ve Kurumsal İtibarda Kurumsal Yönetimin Etkisi ” temalı paneline katıldım. Gerçekten çok keyifli ve bilgilendirici bir panel oldu. Bu güzel organizasyonun hazırlanmasında emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Panel’de kurumsal yönetimin önemine yönelik panelistler ve katılımcılar değerli yorumlarını anlattılar. Kurumsal yönetim aslında şirketlerin belirlenmiş kurallar ve bilgi çerçevesinde yönetilmesini istiyor. Ülkemizde en büyük sorun da burada başlıyor, özellikle şirketlerin sahipleri şirketlerin yönetiminde tek hakim güç olmak istemeleri, sözlerinin üzerine söz söylenmesini istememeleri, herhangi bir kurala bağlı olmadan şirketlerini yönetmek istemeleri, firmaların kurumsallaşamamalarının önündeki en büyük engeldir. Bunu engellemek için oluşturulan yönetim kurulları da aslında çoğ...